Mustafa Kaplan

ZERRE KÜRRE KADAR ÖNEMLİDİR

by | Leave a comment

Bir padişahın üç oğlu varmış. Bir gün üçünü huzuruna çağırtıp; kendisini hangisinin daha çok sevdiğini öğrenmek istediğini dile getirmiş. Büyük oğlu kendisini dünyanın tüm hazinelerinde bulunan Altınlar Pırlantalar, Yakutlar kadar ;ortanca oğlu, dünyadaki tüm lezzetli yemekleri meyveleri kadar sevdiğini söylemiş… Padişah bu sefer küçük oğluna dönüp sormuş…Küçük oğlu , -“Hünkarım, seni tuz kadar seviyorum” deyince; babası öfkeyle : -Defol karşımdan, gözüm görmesin seni..! Dedikten sonra; celladını çağırtarak ;küçük oğlunun kafasını kesip, kanlı gömleğini kendisine getirmesini emretmiş… Aradan epey bir zaman geçmiş…Komşu ülkenin padişahı ölmüş, yerine başına talih kuşu konulan yoksul bir genç padişah seçilmiş… Genç padişah; halkını en adil şekilde yönetmek için kollarını sıvamış ,herkesin refah ve mutluluğu için kanunlar üstüne kanunlar çıkartmış… Günler geçmiş, halk yeni padişahlarına daha çok bağlanmış, onu daha çok sevmeye başlamışlar… Genç padişah bir gün bir yemek daveti vermiş. O davete tüm komşu şehirlerdeki padişahlar davet edilmiş… Davet edilen padişahlar içinde oğlunu öldürülmesi için cellada teslim eden padişah’ da varmış… Gelen davetlilerin önlerine çok çeşitli, birbirinden lezzetli yemekler konulmuş. Yemekler yenilip, üstüne de tadı son derece hoş şerbetler içildikten sonra; artık gitme vakti gelip çatmış…Herkes yemeklerin lezzetlerinden son derece memnun oradan ayrılmışlar… Bir ara genç padişah; kendisini tuz kadar sevdiğini söyleyen oğlunu öldürmesi için cellad’ a teslim eden padişah’ a yemeklerin lezzetli olup olmadığını sormuş…Yaşlı padişah “Tuzu da olsaydı daha çok güzel olacaktı. Tuzsuz olduğu için tadını pek alamadım” diye görüşlerini beyan etmiş… Genç padişah” Sanırım siz pek tuz sevmezmişsiniz” deyince, yaşlı padişah yıllar evvel yaptığı hatayı hatırlayıp ağlamaya başlamış. Genç padişah daha fazla dayanamayıp; yaşlı padişaha oğlu olduğunu söyleyip; hasretle sarılmış… Tüm davetliler gittikten sonra babasını bırakmayıp; “birkaç gün daha misafir edeceğini” söyleyen genç padişah,”celladın kendisine kıyamayıp serbest bıraktığını, avladığı bir tavşanın kanını gömleğine sürüp kendisine getirdiğini; bu şehire gelip kimsesiz yaşlı bir kadının evinde misafir iken, talih kuşunun kafasına konduğunu ve sonuçta nasıl padişah seçildiğini babasına bir bir anlatmış… Babası pişmanlık, teessür ve sevinci bir arada yaşayıp, oğlunun boynuna sarılarak kendisini af etmesini istirham etmiş… Şimdi bu hikaye’ ye istinaden: Yüce Allah’ın, tüm canlı mahlukatın önüne serdiği rahmet sofrasında bulunan her nimetin mutlak bir değeri olduğunu biz insanların idrak etmesi gerekmiyor mu..? O sofrada bulunan en ufak bir nimetin dahi, Allah’ın rahmet deryasından bize sunulan birer damlalar olduğu unutulmamalıdır… Bir damlaya hor bakmak ,koca bir denize hakarettır. Misafiri olduğun bir mekanda, önüne konulan sofra içinde bulunan nimetleri beğenmeyip; ister lisan-ı hal ;ister lisan-ı kal ile ifade etmeye kalkışmak ;elbette sofra sahibini üzecektir… Her şeyin bir hikmetle var olduğunu düşünürsek, bizim için neyin iyi; neyin kötü olduğunu belki hikmetleri üzerinde yapacağımız tefekkürler sonucu az buçuk anlayabiliriz. Hiç bir şeyin boşa yaratılmadığını idrak edip şükretmek yerine; nimet-i küfran etmek insan doğasına aykırılık arz eder .En basit ve önemsiz gibi görünenin, belki bizler için en faydalı olduğunu Allah’tan başka kim bilebilir. Burada kul’a yakışan ;Allah’ın dest-i kudretinden rahmet sofrasına sunulmuş her nimeti ‘Allahtan’dır’ diyerek tevekkülle karşılayıp ,şükranla yaklaşmaktır. Allah’tan gelen her şeyin nimet olduğunu düşünüp, İbrahim Hakkı’nın “Hoştur senden bana gelen Ya gonca gül yahut diken Ya hilat tır yahut kefen Narın da hoş nurun da hoş” dediğini terennüm etmek gerekir… Peki Allah’ın; sırf faydalanıp, istifade edelim diye, onca atom ve molekülden yaratığı denizi nimet olarak sunması ,açıkça bizlere verdiği değerin bir göstergesi değil midir..? Bir binanın yapımında bir biriketi görmezden gelip ,konulacağı yere yerleştirilmemesi ,o binanın eğreti bir vizyon sergilemesini elbette söz konusu edecektir… Böyle bir durum, bina sahibinin gazabını da meşru bir zemine oturtur… Tüm canlı-cansız atomlardan var olmuştur. Bu atomlar, yine kendilerini yaratan Allah’ın buyrukları doğrultusunda birbirlerinden farklı maddelerin içinde molekül adı altında birleşip, örgütlenerek maddenin kimyevi yapısını oluştururlar. Bir denizin atomlarını ve onun kimyevi yapısını var eden molekülleri bir tahayyül edin..! Acaba buna aklımızın hayalimizin ulaşması mümkün mü!.. Deniz sadece örneklerden bir örnektir…Kainat her şeyiyle böyle bir yaratılışa tabidir… Şuurlu veya şuursuz, tüm canlıların hizmetine sunulan her şey yüce Allah’ın Rahmet ve Kereminden hasıl olmuş iken; kulun haddine midir ki, onun yarattığı şeyleri hor görüp, küçümsesin. Yahut birinden aldığı en ehven bir hediye’ yi bile taktire şayan görürken, neden Yüce Allah’ın bize verdiği onca nimetleri bu taktirin dışında tutup, verilenlere şükür etmesin..?


Etiketler: 113 okunma
Bilgilendirme

Urfa Yaşam Haber sitesinde yazılan yazılardan yazarın kendisi sorumludur. Yazarın görüşleri Urfa Yaşam haberinin görüşlerini yansıtmaz

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.